5 Mart 2010 Cuma

Tolstoy ve Bulgakov.

The Last Station'ın başlarında şahane bir sahne var. Genç ve yetenekli entelektüel Valentin Bulgakov asistanlığını yapacağı yarı-peygamber Tolstoy'la tanışmak için büyük yazarın çalışma odasında bekliyor. Masa Tolstoy'un defterleriyle dolu. Bir gözüyle bu defterleri incelerken içeri kocaman bir gülüş ve muhabbetle Tolstoy giriyor.

Valentin'in beklentileriyle uyuşmayan bir rahatlık ve babacanlıkta Tolstoy. Genç adamı sarıyor, sarmalıyor, yanına oturtuyor. Yazdığı makaleleri okuduğunu ve çok beğendiğini, şimdi yaptığı çalışmanın nasıl gittiğini soruyor. Valentin cevap veremiyor, yavaşça gözleri doluyor, ağladı ağlayacak.

Ne oldu diyor koca yazar. Valentin, siz koca Tolstoy'sunuz ve benim çalışmamın nasıl gittiğini soruyorsunuz diye cevaplıyor.

Yok, hayır bu asla az şey değil. Bilen bilir, çoktur hocalarımız, yanına gidersiniz, sizi sormak yerine mütemadiyen kendisini yaptığını yazdığını anlatır. Varırsınız koca yazarın yanına, hele yaşlılar arasında çoktur, sanki onca kitap onca konuşma yetmezmiş gibi monologa devam eder. Doğuluyuzdur, saygı duyar dinleriz lakin açıktır: Dinlemeyi bilmeyen sevmeyen, sormaya gönül indirmeyen bir akademimiz ve entelektüel camiamız vardır. İstisnalar dışında tabii.

Onun için biz arkadaşlarla oturduğumuzda, gerçekten öğrencisinin yaptığıyla ilgilenen, sormaya gönül indiren, monologculuk oynamaktan kaçınan ince hocalarımızı ayrı bir yere koyar ayrı bir sevgiyle anarız. Bundan değerli az şey vardır bu alemde.

(Not olarak belirteyim de, siz de benim gibi ilk seferde Valentin Bulgakov'u, meşhur yazar Bulgakov sanmayın. O Mikhail Bulgakov.)

Hiç yorum yok: