27 Şubat 2009 Cuma

Ayaklanan.

Arkadaşlığımızı hep zor zamanlarda hatırlıyorum. Benim zor zamanlarımda ve onun zor zamanlarında.

Onun zor zamanlarında hatırlayınca unutmam kolay oluyor. Başımın üstünde salınan güzel gökyüzü, içimde olduğunu farz ettiğim ahlak yasasına baskın çıkıyor ve unutuyorum birkaç dakika içinde. Acı dokunduğu yere yerleşemiyor, kısacık zamanda eriyip gidiyor. Belki de yüzünü görmediğimden sesini duymadığımdan yıllardır. Hep başkalarının dedikleriyle onu yaşadığımdan.

Ama kendi zor zamanlarım farklı.

O zaman onunla geçirdiğimiz soğuk kış günlerini ve bu günlerin karanlığını tamamlayan sigara dumanı dolu kahvelerdeki uzun sessizliğimizi hatırlıyorum.

Aramızda salınan şeyin dostluk olduğunu bu sessizlikten biliyorum. Dost denilenin yanında sessizce oturulan bir şey, sessizce oturanın sessizliğini kırmak için konuşmak ihtiyacı duyulmayan bir şey olduğunu her yaş atımında daha iyi anlıyorum.

Ama en çok şu görüntü var kafamda: Hep olduğu gibi bir kış öğleden sonrası. Hava kapalı, Boğaz puslu, içimiz karanlık hep gittiğimiz kahveye oturmuşuz. Yeşil çuhayla örtülü masalar, kaba garsonlar, yani müdavimi olduğumuz soğuk ve masaları hep boş o ürkünç salon.

Oturup saatlerce denize bakıyoruz beraber. Tek kelime etmiyoruz. Bekledikçe sızımız azalıyor, bekledikçe kardeşliğimiz artıyor, bekledikçe birbirimize hiç olmadığı kadar bağlanıyoruz, bekledikçe ruhumuzu yıllarca doyuracak o aş pişiyor.

Sonra kalkıp o kötü öğrenci evine çıkıyoruz. Görüntü burada bitiyor.

İçim sıkıldığında, yalnız hissettiğimde aniden akın eden zihnime doluşan bir görüntü bu.

Ama bazen de bugün olduğu gibi oluyor. Bir gece yarısı aptal işlerimle uğraşıp içinde sürüklendiğim şu aptal hayata bir tuğla daha koymaya çalışırken hatırlıyorum onu. Aniden ayaklanıveriyor içimde sessizce uzun uzun oturduğumuz Boğaz'ı gören o kahve.

Ne çok zaman oldu. Bu hayat nasıl bir acımasızlıkla akıyor böyle, nasıl duvarlar örüyor insanların arasına.

Ey dost şimdi bilmesen de çok uzaklarda, işte böyle gece yarıları ayaklanan bir şey oldun sen içimde.

Bunu sana anlatmak vardı ya, anlatmak diye bir şey yok dünyada.

4 yorum:

shadowboxer dedi ki...

anlatmak diye bir şey olmasa da, benzeri bir eski dost şöyle buyurmuştu "tasvir ruhun gıdasıdır".

beslendim..

Mehmet Hayri Zan dedi ki...

tasvir ruhun gıdası. eyvallah. lakin tasvire söze bağlanıp kalmak cisme nesneye bedene temas edememek ağrıtıyor insanın canını. temas edebileydik anlatmak da olurdu zaten.

Niyobe dedi ki...

...
"bir insan ömrünü neye vermeli ?
tükenip gidiyor ömür dediğin
yolda kalanda bir yürüyende bir
savrulup gidiyor ömür dediğin"
...

"arkadaşım koyununu alıp gideli altı yıl oldu.onu anlatmaya çalışmam,onu unutmak istemeyişimdendir.insanın arkadaşını unutması ne acı.kaldı ki arkadaşı olan kaç kişi var içimizde?bir gün onu unutursam,gözleri sayılardan başka bir şey görmeyen büyüklere dönerim."

"insan susuzluktan ölecek olsa bile,bir dostu olması içini serinletiyor."
(küçük prens'ten)

Mehmet Hayri Zan dedi ki...

"bir yaprak kapatıyorum hayatımın nemli taraflarına / ölümden anlayan ciddi bir yaprak / unutulacak diyorum, iyice unutulsun / neden büyük ırmaklardan bile heyecanlıydı / karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak"

İ. Özel