30 Aralık 2008 Salı

Gazetemde yazarım, keyfime bakarım.

Melih Aşık'ın Milliyet'teki son yazısı beni bir kez daha gazetecilerden nefret ettirdi. Melih Bey, Ermenilerden özür dileyen aydınlar hakkında atıp tutmuş. Aydın öyle olmazmış da, böyle olurmuş da, bunlar naylon aydınımış da, dattara dattara da...

Açık açık bunlar satılmış diyor, kendi çıkarlarının peşinde diyor, dışarıdan bunları güdüyorlar diyor. Yığınla kötü niyet suçlaması yani.

Elbette Melih Bey ya da bir başkası yapılan şeye katılmayabilir, doğru bulmayabilir, yapanların yanlış yaptığını savunabilir. Kendi tezini anlatıp, karşı tarafınkini sakin bir şekilde çürütmeye çalışabilir. Bütün bunları hakaret etmeden yapabilir. Ama bunu seçmiyor. Ortada tartışma gerektiren bir durum yok ki! Bunlar satılmış diyip çıkılıyor pek güzel işte! E tabii şimdi tribünler Melih Bey'i üçlüye çağıracak. Yığınla tezahürat, omuzda stad turu falan. Yürü üstad kim tutar seni be!

Bu bir kültür esasında. Melih Aşık'ın tavrı işte diyaloğun önünü kapatan, insanları konuşmaktan çok yaftalamaya düşmanlaştırmaya yönelten bu kültürün ürünü. Memlekette gazeteciliğin kılcal damarlarına kadar sinmiş bir hal bu.

Mesela Ahmet Hakan çok iyi başardı bu halden nemalanmayı. Ne güzel efendi bir sunucuydu, ama o da üçlüyle çağrılmak, kalın bileğini milyonlara göstermek istiyordu. Her yazısı bir başka skandal, bir başka patırtı hamlesi oldu. Sonucun ne olduğunu memleketçe görüyoruz:Tribünler onu sırtında taşıyor.

Bir başka örnek Taraf'ta yazan Rasim Ozan Kütahyalı. Deniz Gezmiş'in solcu olmadığını, tam tersine İttihatçılığın varisi olduğunu söyleyen birkaç iddialı yazı yazdı önce. E tabii ses geldi. Sonra, hooop köşe yazarı oldu. Şimdi her yazısında esip gürlüyor.

Mesele iddia ettiklerinin yanlışlığı ya da doğruluğu değil. İddia ettiğini keserek biçerek, abartarak, karşı tarafın iddiasını karikatürleştirerek söylemesi. Ve tabii daha korkuncu böyle yaptığı için ödüllendirilmesi.

Zira gördük ki Kütahyalı'nın bu iddiaları, Doğan Gürpınar adlı bir akademisyenin çalışmasından çalıntı imiş. Gürpınar bunu Taraf'ta yazdı. Kanıtlarıyla intihal (akademik hırsızlık) olduğunu gösterdi. Kimse ses çıkarmadı, tam tersine Kütahyalı gazetede işe alındı! Kimin umrunda tabii ki hırsızlık? Kütahyalı sansasyonel olmaya yatkındı, saldırmaktan korkmayan bir umursamazlıkla doluydu. Yani işe yarardı.

Nietzsche, Ecco Homo'da "gazete okurları"ndan bahsediyordu nefretle. Haklılık payı yok mu bu nefrette? Zira galiba gazetenin, gazete okurluğunun doğasında olan bir şey yaratıyor bu adamları. Sonuçta o gün tüketilen bir şeyden bahsediyoruz. Zaten ağır bir şey olsa sindirmeye vakit olmayacak. Onun için ne kadar çabuk, ne kadar hızlı, ne kadar sert olsa o kadar iyi. (Nuri Alço'nun viskisi gibi!). İnsanlar bunu seviyor, işte burda saydığım yazarlar gibi "cesur yürekler" de bu istenen şeyi arz ediyor.

Nerelere gidelim, nasıl edelim a dostlar? Kolay yargılar hatta yargısız infazlar dünyasında elbette İsrail Gazze'yi bombalaya devam edecek, elbette Amerika daha nice Iraklara girecek, elbette daha nice millet toprağından kovulacak.

Zira patırtı esnafını üçlüye çağırmaya bayılıyoruz.

3 yorum:

Furkan dedi ki...

Şahsi kanaatim, gazetenin haber alma aracı olarak hiçbir hükmü kalmamıştır artık teknolojinin geldiği nokta dolayısıyla.

Makale ve köşe yazıları için alınıp okunacak bir iletişim aracı olarak kalabilirdi gazeteler (kağıttan okumaya alışmış bu nesil için) belki ama köşe yazarlarının parti sempatizanlığı ya da insanları siyasi görüşleriyle ilgili belli bir noktaya kanalize etmekten başka başka görevleri kalmayan gazeteler için geçerli olamaz bu.

Senelerdir gazete almıyorum; x,y ya da z. Eksikliğini de hiç hissetmedim, çünkü artık gazetelerin insanlara -insanlığa- katacağı bir şey kalmadı.

Mehmet Hayri Zan dedi ki...

Furkan, ama gazeteler, hele internet baskıları bugün de kuvvetle şekillendiriyor kamuoyunu. İnsanlığa katkıları yok belki ama o insanlığı belirlemede çok etkililer. Ne kadar sırtımızı dönsek de, ordalar işte. İstesek de istemesek de maruzuz kendilerine.

Furkan dedi ki...

O konuda haklısınız. Dediklerim medyanın gücünün ne boyutlarda olduğunu gerçeğini değiştirmiyor tabii ki. Kişisel bir seçim bu sadece, zaten toplumun bilinç düzeyini herhangi bir kitle iletişim aracının yükseltebileceğini düşünecek kadar safdil değilim (kendisi bunun için çaba göstermedikten sonra). Ancak negatif etkileri de yadsınamaz.