24 Ocak 2009 Cumartesi

Akademik konferansa gittim, geleceğim.

Başta haftasonu için harika bir fikir gibi görünüyor. En sevdiğiniz yazarların en ince ruhlusu hakkında İstanbul'un çok süper üniversitelerinden birinde çok süper konferans olacak. Arkadaşınızla sözleşiyorsunuz ve güneşli bir cumartesi sabahı gözler mahmur, beyin kamaşmış halde süper üniversitenin yolunu tutuyorsunuz.

Otobüste ince ruhlu yazarınızın sizi en bedbaht eden kitabını çıkarıyorsunuz. Eğri büğrü çizmişsiniz bazı cümlelerin altlarını. Çizdiğiniz yerlerin okuduğunuz zaman sizde neler uyandırdığını hatırlamaya çalışıyorsunuz. Arkadaşınız elinizdeki kitabı lisede okuyup okuldan kaçtığını falan anlatıyor. Kör olası romantizm, kör olası İstanbul.

Üniversiteye varıyorsunuz. Sora sora konferansın yapılacağı salonu buluyorsunuz. En fazla yarısı dolu salonun. Ne çok arkalarda kalan, ne de tam sahnenin dibinde olan bir yer bulup oturuyorsunuz. Akademik cemaat muhabbet halinde. Uzun zamandır görülmeyen dostlar, havadisler, dedikodular salonu yavaş yavaş ısıtıyor. Derken orta yaşlarda sakallı bir adam "hadi arkadaşlar başlayalım" diyor. Mutlusunuz.

Sahnede en kellisinden dört hoca var. Önce takdim ediliyorlar. Aman Allahım çok süper insanlar. Çok muhteşem şeyler yapmış hepsi. Konuşmaları dinlemek için sabırsızlanıyorsunuz. Sonra teker teker başlıyorlar konuşmaya. İlk konuşmacı önce salonu selamlıyor, kendini sunan kişinin kibar sözlerine teşekkür ediyor ve konuşmaya başlıyor. Ama hayır konuşmaya değil okumaya! İlginç. Heyecansız hatta yorgun bir sesle yarım saate yakın okuyor. Sonra ikinci konuşmacı başlıyor ama şu işe bakın o da okuyor. Allah Allah. Ve üçüncü de aynı şekilde...

E demek ki usül bu. Ama nasıl olur? Baygın, tekdüze sesler; dinlemek için hiç uygun olmayan upuzun cümleler, araya sıkıştırılan İngilizce ve Fransızca açıklanmayan kavramlar... Falan filan feşmekân derken uykunuzun geldiğini hissediyorsunuz.

Ama gözlerinizi açmalı, konsantre olmalısınız. Sizin en ince ruhlu yazarınızdan söz ediliyor şimdi. Bütün kitaplarını okudunuz, kahramanları rüyalarınıza girdi, hatta hatta tüm salak aşk maceralarınızda hep onun yarattığı kadınları aradınız.

Ama yok uyku bastırıyor ve bir bakıyorsunuz yalnız değilsiniz, arkadaşınız gözleri kapanmış bile. Kafanızı kaldırıyorsunuz, aman Allahım salonda bir esneme dalgası en arkadan öne doğru meksika dalgası misali ilerliyor. Dördüncü konuşmacı okurken artık bütün salon uyuşmuş durumda.

Sonra soru faslı başlıyor. Bekliyorsunuz ki biri kalkacak "Yahu uyuttunuz bizi, mevlüte mi geldik kardeşiiiiim!" diye ortalığı birbirine katacak. Yok ama akademi burası. Her kalkan, "efendim bu şahane, bu muhteşem, bu dadından yenmez bildiriler için teşekkürler, şükranlar sizedir" minvalinde laflar söylüyor! Sonra da "peki o romanda şöyle denmiş aşk hakkında, peki şu romanda ne denmiş?" gibisinden yumurta bir soru soruyor. Uykunun baskısına dayanacak haliniz kalmamış durumda. Oh çok şükür yumurta sorular da bitiyor. Ve işte kahve molası...

Yahu demin esneyen uyuklayan kitle bir anda silkinip canavar kesiliyor. Kahveler çaylar yuvarlanıyor, muhabbet güzelleşiyor, arada konuşmacılar yüksek perdeden tebrik ediliyor, haberler dedikodular bir kez daha ama bu sefer daha da bir heyecanla değiş tokuş ediliyor... Derken, tekrar konferans başlıyor. (Başlamasa sayın doçent? Kalsak böyle burada. Bir çay daha içsek? Olmaz mı? Anladım, olmaz. Peki.)

Kabusun ikinci perdesi. Dört yeni konuşmacı. Daha doğrusu dört yeni okuyucu. Dört bayık ses. Birbirinden kasıntılı cümlelerle dolu yazılar. Ve tabii ki uyku, uyku, uyku. Arada sızlanmayla kızgınlık arasında kendi kendinize sorup duruyorsunuz: Niye geldim ben buraya, benim ince ruhlu yazarımın hakkı bu muydu, ona ne yaptılar, onu benden çaldılar. Beh beh beh.

Neyse uzatmayalım, çıkıyorsunuz salondan siz de konferansla beraber bitmişsiniz. Sabahki muhabbetten de heyecandan da eser kalmamış. Bir sürü renksiz ve heyecansız sesten bir sürü uzun, bırakın dinlemeyi okuması zor cümle dinlemişsiniz. Damarlarınızdaki kan donmuş. Arkadaşınız bir şeyler içelim diyor. Günün en güzel teklifi.

Biradan bir yudum alıyorsunuz ve içinizin ısınmaya başladığını hissediyorsunuz. Etrafta kendi halinde konuşan insanlar, anlaşılabilir cümleler duymak ne güzel. Bir yudum daha alıyorsunuz ve derken şiddetli bir öfke beliriyor içinizde.

Evet evet, bu insanlar sizin sevdiğiniz gibi edebiyatı, en azından bu yazarı sevmiyor. Tamam haksızlık etmeyelim, sevgi ölçüt değil. Ama bu yazar hakkında bir şeyler yazıyorlarsa, en azından ne düşündüklerini orada bulunan insanlara anlatabilecek durumda olmaları gerekir değil mi? Oysa gelip ellerindeki kağıtlardaki uzun, çirkin, renksiz cümleleri okumak yaptıkları tek şey. Bre koca adamlar koca kadınlar; eğer bunları okumaksa mesele kitap olarak basın alıp isteyen okusun; yok orada insanlara yüz yüze derdinizi anlatacaksanız bu nasıl bir tavır? Hiç mi rahatsız olmazsınız uyuyan dinleyiciden, "ay çok beğendim" riyasından, yumurta sorulardan?

Biranızdan bir yudum daha alıyor ve arkadaşınıza "bu işler böyle" diyorsunuz. Bir düzen kurulmuş, bir biçim oluşturulmuş ve kimse sesini çıkarmadan düzen kendi halinde akıp gidiyor. Payeler alınıyor, doçentler profesör oluyor, cv'ler genişliyor. Sonra da herkes birbirine "yazınız beni aydınlattı, teşekkür ediyorum" diyor. Eh bu işler böyle.

İşte yine aynı yerdesiniz. Hayatta en çok söylediğiniz, o büyük teslim cümlesinde:
Bu işler böyle.

7 yorum:

Müstear Efendi dedi ki...

Merak ettim bu ince ruhlu yazarın kim olduğunu. Hiç mi ipucu yok?

Selim Isik dedi ki...

Samimiyetin olmadığı yerde hiçbir halt olmuyor abi ya ve samimiyet o kadar az bulunuyor ki

Mehmet Hayri Zan dedi ki...

Yazarın adını söylemem Müstear Efendi, dedikodu olur :)

Samimiyetsizliğin yanında bir de ruhsuzluk var abi. Körler sağırlar ruhsuzlar birbirini ağırlar!

Selim Isik dedi ki...

ruhunu kaybettiğinden samimiyetsiz ya abi.

Osman Mazlum dedi ki...

Bu konferans Bilgi Üniversitesi'nde yapılmış olmalı, isim de var aklımda ama söylemeyeyim :)

Mehmet Hayri Zan dedi ki...

Osman kardeşim ne seni böyle düşünmeye sevk etti yahu? :) Benimki seneler öncesinden, üniversite yıllarından birkaç anıdan derleme. Akademinin genel halini özetlediğini düşünmüştüm bu konferans ortamlarının, şimdi belki daha farklıdır bilmiyorum.

Yani Bilgi Üniversitesi değil mekan :)

Osman Mazlum dedi ki...

Şöyle söyleyeyim; bu "birkaç" anı, bende çağrışan "akademik konferans"a birebir uygundu. Ondan mütevellit Bilgi Üniversitesi dedim. Ama tabii dünya küçük, insan kısım kısım, yer damar damar :)