6 Aralık 2011 Salı

Geçen yüzyılın en büyük üç Türk'ü.

Erkan Oğur.

Oğuz Atay.

Sezen Aksu.


(Pertek'in önü kelek / Harput'a gidip gelek / Elin elimde ola / Kapı kapı dilenek)

4 Kasım 2011 Cuma

Kendi kendini teskin ederdi Tezer.

Kahve içip, pasta yiyiyorsun. Üstüne bunları yaparken elinde Tezer Özlü var.

Demek ki memlekete henüz faşizm gelmemiş.

Garson kızın gözleri büyük, kapkara. Göz göze gelince geriliyorsun. Böyle gerilmek iyidir.

Demek ki memlekete henüz faşizm gelmemiş.

Dışarı baktığında yorgun insanlar görüyorsun. Tezer Özlü'nün Kafka'nın evinin önündeki yorgun gözleri geliyor aklına.

Demek ki memlekete henüz faşizm gelmemiş.

(Bu ne biçim yazmaktır? Yandan yemiş Yılmaz Özdil misin?)

Aha kendi kıçına güldün işte.

Eh demek ki memlekete henüz faşizm gelmemiş.


3 Kasım 2011 Perşembe

Tivi'deki polis muhabiri hiç susmaz.

Sizi bilmem ama ben televizyonda şu polis-savcı kökenli, tek ağızdan konuşan, muktedir-sever yeni nesil yorumcuları-stratejistleri görmekten fena halde bıktım.

Habire konuşuyor, habire kavga ediyor, sektirmeden toplum mühendisliği yapıyorlar. Gerçi öyle sığ öyle düzler ki koca memleketi nasıl böyle tefe koyup çalıyorlar anlaması zor.

Ama içimdeki bulantı hissi bu yüzeysellikten değil, naklen toplu vicdansızlık gösterisinden. Bu büyük toplum mühendislerini her gün her kanalda aralıksız izlemek zorunda kalmaktan. Hiç üşenmeyip Stv'deki dizilerden alamadığımız eksik bilgileri tamamlıyorlar. Allah razı olsun. 

Bir de burunları nasıl havada. E olmasın mı, konu Fenerbahçe olsa bile, bully tabiatlı pek maskülen spor yorumcuları M. Baransu'nun ağzının içine bakıyor. Hahaayt.

R. Ozan, N. Alçı'yı falan da unutmayalım tabii bu zevatın yanında.

Arkadaşım bir kanala da çıkmayıversinler, bir tartışmaya da bunlar çağrılmasın! A olur mu, onların özel kontenjanları var halkımızın kalbinde.

Açın kardeşim, dizi mizi açın, maç açın, fashion tv açın.

31 Ekim 2011 Pazartesi

Bir ahlaki kusur olarak mutsuzluk.

"Günümüz ideolojik ikliminde başımıza gelen bütün korkunç şeyleri son kertede olumlu bir şey olarak - mesela gelecekteki hayatımızda meyve verecek değerli bir deneyim olarak- algılamak bir mecburiyet olup çıkmıştır. Olumsuzluk, eksiklik, tatminsizlik, mutsuzluk daha fazla ahlaki kusurlar olarak, daha da beteri tam da varlığımız veya çıplak hayat düzeyindeki bir bozulma olarak görülmektedir. Biyo-ahlak olarak adlandırabileceğimiz şeyin (ve de duygu ve heyecanlara dayalı bir ahlakın) çarpıcı bir yükselişi söz konusudur ki bu da şu temel aksiyomu savunan bir ahlaktır: Kendini iyi hisseden (ve mutlu olan) kişi iyi bir kişidir; kendini kötü hisseden kişi de kötü bir kişi. Günümüzdeki ideolojik mutluluk retoriğine özgül rengini veren şey de dolaysız hisler / duyumlar ile ahlaki değer arasındaki bu kısa devredir."


On ikiden vurmamış mı? Yeni çevrildi daha, Alenka Zupancic'in kitabı kafa topluyor.

(Komedi: Sonsuzun Fiziği. Çev. Tuncay Birkan. Metis.)

26 Ekim 2011 Çarşamba

Patırtı seven yitik ülke.

Depremde yükselen faşizmi gördük mü? Gördük. Ruhsal kopuş denen şey maval değilmiş, daha iyi anladık mı? Anladık. Hani milliyetçilik falan değil düpedüz ırkçılıkmış sularda yüzen, emin olduk mu? Olduk.

Ama sorun bundan ibaret değil. Sorun çok daha derinde. Bir yargı bombardımanı altındayız, herkes konuşuyor, herkes her mecrada her ortamda  hiç durmadan depremden siyasi konum üretmeye çalışıyor. Ben çok bunaldım.

Feysbuk ağzına kadar doluydu, pek çok okumuş-okuyan Kürt arkadaş Türkiye'den şikâyet ettiler. Çoğu İgilizce yaptı bunu. Kürtlerin linçinden, Türklerin Ermenilerden boşalttıkları yerde şimdi Kürtleri katletmek istediklerinden falan bahsettiler. Sonra birileri yardım etmeye çalışan askere ateş açıldığını yazdı öfkeyle. Sonra polisler Kürt vatandaşlara saldırdı dediler, kimi yağmayı durdurmak için sahip çıktı buna kimi polise saydı sövdü.

Daha böyle binlercesi vardı, hâlâ da var. Herkes bir şeyler kusuyor, herkes laf çarpıyor, herkes birilerinden şikâyet ediyor, en beteri herkes kolayca genelliyor. Ne yorulmaz bir ülke burası, nasıl seviliyor patırtı, konuşmak ne kadar zor burada. Oysa pek çok insan gerçekten yardım etmek istiyor, gerçekten muhabbetle el uzatmak istiyor, gani gönüllü insan az değil hepsi yaraya merhem olmak istiyor.

Sessizlik lazım acıyı duymak için, vakar lazım. Yargıyı, siyaseti sonraya bırakmak lazım. Bilinç ya da bilinçaltı kendini söylemek için araç bulma derdinde tamam, anladım, ama bazı şeyleri araç kılmaktan kaçınmanın güzel olduğunu yeniden hissetmek lazım. Şu çok paylaşılan foto kalsın, diğerleri dağılsın artık.




23 Ekim 2011 Pazar

O garip miras.

Malraux'nun bir romanında deniyordu ve mealen şöyle bir şeydi:

"Ey sen, önce Tanrı'ya inandın, sonra İnsan'a. Ama birbiri ardısıra ikisini de kaybettin. Şimdi eski inançlı günlerden arta kalan o garip miras'la güvenecek bir şeyler arayıp duruyorsun."

Çok etkilenmiştim, çok doğru gelmişti.

(Lakin bu twitter çağında aforizmalardan etkilenmemeyi öğrenmenin birinci yapılması gereken şey olduğunu anladım. Hikmet yumurtlayanlardan kaç, kendin hikmet yumurtlandığında dön kıçınla gül kendine. Yeni sloganım bu. (Kaçışını itirazını sevdiğim; formüle et, slogan haline getir, haplaştır. Neticede hikmet yumurtlamaya devam et. Twitter hayata twitter'laşacak karşı çık. İmkânsız ironi lan.))

Neyse, her şeye rağmen Malraux'ya hâlâ inanıyorum, daha beteri hâlâ yaşıyorum. O garip miras her gün her düşünce anında, dünyaya her kafa tutuş denemesinde karşıma çıkıyor sanki, ben de bir kez daha kedili Fransız'ı yad ediyorum.

(Lan garip miras sen mi büyüksün ben mi diye bağırsam, yurt penceresinden boğaza bağıran o zonta arkadaşa hiç durmadan gülüşüm aklıma gelir diye korkarım.)

İşte tam da bu hal, devrin neden ironi devri olduğunu, en çiğ halinde lakayt bir sarkazmın neden her tarafı kapladığını açıklıyor. Zira garip miras içinde sürekli konum değiştirerek, sürekli yeni hakikatler bularak ve kaybederek, zemini sürekli daha da kayganlaştırarak varılan yer mekânı hiç durmayan hareket olan, yani mekânsız olan ironievi oluyor.

Kaykay lazım kaykay.

19 Ekim 2011 Çarşamba

Git, bir manastıra gir!

Hamlet'ten Ophelia'ya:

"Git, bir manastıra gir! Ne diye günah çocukları besleyeceksin? Ben doğru adamımdır az çok, yine de öyle şeylerle suçlayabilirim ki kendimi, anam hiç doğurmasa daha iyi ederdi beni. Çok gururluyum, hınçlıyım, tutkuluyum. Bir anda öyle kötülükler geçirebilirim ki kafamdan, ne düşüncem hepsini kavramaya yeter, ne hayal gücüm biçimlendirmeye, ne zamanım gerçekleştirmeye. Ne diye sürünüp durur benim gibiler yerle gök arasında? Aşağılık herifleriz hepimiz, inanma hiçbirimize, manastıra gir..."


Ne kadar ne kadar ne kadar güzel bir metin bu, doyulmuyor.

(W. Shakespeare. Hamlet. Çev. Sebahattin Eyüpoğlu)

8 Ekim 2011 Cumartesi

Altın Balık.

Le Clézio Altın Balık'ta bir yersiz-yurtsuz'un hikâyesini anlatıyor. Topraklarından ve ailesinden koparılmış Leyla'nın ordan oraya sürüklenişini, başta zorlandığı için sığınmak zorunda kaldığı kaçma fiilinin çocukluktan kadınlığa geçen Leyla'nın hayatını belirleyen temel güdü oluşunu anlatıyor.

Ama ben sadece aksiyonla ilerleyen, durmayan, nefes almayan metinlere gıcık oluyorum. Hele bu tip romanlarda bu nefessiz akışın çok zaman anlatılanla gerçek ve derinlikli bir ilişki kurulamamasının ifadesi olduğunu düşünüyorum. Aynı ölçüde olmamakla beraber Naipaul'de de var mesela bu.

Bu okuduğum ilk Le Clézio romanı benim için tam bir hayal kırıklığı.


(J.M.G. Le Clézio. Altın Balık. Çev. Bahadır Gülmez. İletişim, 2008)

2 Ekim 2011 Pazar

Tv'de uçanlar.

Muhafazakâr kanallarda Cumartesi geceleri geç saatlerde entelektüel muhabbet programları var. Bu talk-show işinin beri yana çevirisinin böyle olması pek güzel. Şikâyet yok, fırsat buldukça seyrediyoruz.

Dün akşam Sadık Yalsızuçanlar'ın yaptığı Açık Deniz programında Semih Kaplanoğlu ve Leyla İpekçi vardı. Kaplanoğlu ve İpekçi ilginç bir çift. Görünür sıfatlarını saysam kolayca ortaklaşırız: Elit, başarılı, sanatçı, vicdanlı, liberal, tasavvufa muhabbetli vs.

Ama beni boğan bir tarafları var. Öncelikle Kaplanoğlu'nun filmlerinden hiç hoşlanmıyorum. Son yıllarda Türkiye sinemasının güzel yükselişinde Demirkubuz'un, Ceylan'ın, Erdem'in yanına Kaplanoğlu'nu yakıştıramıyorum. Sinema dili klişe, zorlama ve en beteri "artiz" geliyor bana.

Tam paralelinde Leyla İpekçi'nin "hikmetli" halinden de yoruluyorum. Bilmiyorum belki de benim geri kafalılığım ama kendisinin her sözüne her davranışına sinmiş çilekeşlik iması gazetelerde televizyonlarda seslenince bana hiç hakiki gelmiyor. Hemen Kral Tv'ye dönmek istiyorum, Serdar Ortaç daha gerçek görünüyor gözüme.

Programda Sadık Yalsızuçanlar da beklenileceği üzere ikiliye katılınca bir hikmet bombardımanına tutulduk. Zaten bilenler bilir, Sadık abimizin "üstad Heidegger" diyeceği noktayı beklemek programı seyrettikçe bir fetiş haline geliyor. O da sağolsun her hafta, Heidegger'den bir şeyler söyleyip, coşkumuzu eksik etmiyor.

Sonuçta hikmet dünyası tanıklıklara ihtiyaç duyuyor, onun için de Doğulu ve Batılı bilgeler kapı önünde zikredilmeyi bekliyor.

Yok, ben seviyorum bu muhabbet programlarını. Ama bir gün, hikmetli söz etmenin ve itirafta bulunmanın gerçek sohbeti öldüren samimiyet görünümlü büyük hainler olduğunu hepimiz anlayacağız ve "o belirli nesne"ye yöneleceğiz. Kurtuluş oradadır.

Al sana bir hikmet de benden. 



29 Eylül 2011 Perşembe

Muhafazakâr kurtarıcılar şaka mı yapıyor?

Dün gazetelerde vardı, yeni istatistikler açıklanmış, Türkiye'de aile çöküyormuş. Boşanma oranları hızla artıyor, evlilik süreleri kısalıyor, gençlerin evlilik eğilimi azalıyormuş. Hemen yeni önlemler alınmalıymış, canımız özümüz aile kurtarılmalıymış.

Bunu okuyunca aklıma Diyanet'in "Merhamet Eğitimi" bilboardları geldi. Merhametsiz bir dünyaya karşı merhameti ve Hz. Muhammed'in merhamet anlayışını anlatmak için hazırlanmış reklamlar, ilanlar, klipler vs..

Şimdi bu ruh halini anlamaya çalışıyorum. Yahu hiç dönüp demiyorlar mı, biz Amerikan tarzı piyasa ekonomisine bayılıyoruz, onun arzu sistemini tereddütsüz içimize çekiyoruz, onu burada yeniden var etmek için elimizden ne gelirse yapıyoruz; sonra insanlar bu yaşamın içinde tekil ekonomik aktörler oluyorlar (yani bireyselleşiyor, yalnızlaşıyorlar) ve en sonunda oturup ağlıyoruz "aile çöktü, merhamet kalmadı" diye. Bu işte bir yanlışlık olmalı di mi?

Görmek istenmiyor ki bu muhafazakâr yeniden düzenleme tepkileri-arayışları ve daha önemlisi bu tepkiler için hayatımızda hâlâ yer olması sistemin dönüşümünü kolaylaştırıyor, meşrulaştırıyor. Dünya merhametsiz mi eğitimini veririz, millet şakır şakır boşanıyor mu hemen Aile Bakanlığımız STK'ları toplar bidi bidi bidi vir vir vir.

Sonra gelsin mortgage'lar, Ağaoğlu siteleri, kredi borçları, kart batıkları.

A hey hey hey.

25 Eylül 2011 Pazar

Kültür satanlar kültür alanlar.

"Yazar ajanı" Barbaros Altuğ, Taraf'ta yazmaya başlamış.

Türkiye'de, bir yandan "hayatın eksiksiz piyasalaşması"na uyumla öte yandan genişleyen üst-orta sınıf kaymaklığının ilgisiyle Avrupai anlamda bir sanat piyasası oluşuyor. Herkes farkında bunun, öyle ki Avrupalı Amerikalı arkadaşlar gaza gelip Cihangir'e yerleşiyor, pastadan pay kapmanın yollarını arıyorlar.

Bu piyasa yine Batılı muadilleri gibi kendi komisyoncularını yaratıyor. Barbaros Altuğ edebiyat alanında söz konusu mesleğin  memleketteki öncülerinden. Bir yandan buralı yazarları öte alemlere pazarlamaya çalışıyor, öte yandan devletin ve vakıfların akıttığı kültür parasından pay kapmaya çalışıyor.

Altuğ daha  Taraf'ta yazdığı ikinci yazıda kendisinin aktörü olduğu neo-kültür aleminden şahane bir sahne anlatmış:

"Ağaçlar arasında büyük bir villa. Salon sadece mumlarla aydınlatılıyor. Bu özel gece için beyaz kıyafetlerini giymiş genç garsonlar ev sahibesinin bizzat seçtiği mönüyü konuklara servis ediyor. Birazdan bir sessizlik ve ev sahibesi mum ışığında evdeki yedi kişiye bir kitaptan İngilizce parçalar okumaya başlıyor. Virginia Woolf’un Bloomsbury günleri değil anlattığım. Kemerburgaz’da Elif Şafak ve Eyüp Can Sağlık çiftinin evi. Konuklar da “en yakın dostları”; Nil Karaibrahimgil, Sertab Erener, Serdar Erener, Sinan Çetin, Rebecca Çetin, Ergun Özen ve Demir Demirkan. Herkes huşu içinde Elif Şafak’ın son romanı İskender’in orijinalinden (Beyaz Dişler değil) yani İngilizcesi olan Honour’dan parçalar okumasını dinliyor. Yarım saat sonra Sinan Çetin alkışlamaya başlıyor; “Muhteşem bir şey bu” diyerek. Onu Serdar Erener izliyor. Nil Karaibrahimgil elindeki kadehi bırakıyor ve “Böyle olmaz hepimiz ayağa kalkacağız beğendiğimiz göstermek için, konserlerde böyle yapılır” diyor.."

Alemin kültür üreticilerinin hakikatsizliğini anlamak için ufuk açıcı bir sahne bu. Daha güzel alınıp satılmak için en sefilinden başlayarak böyle salonlara girmeye, Proust'un anlattıklarına benzeyen ritüel-yoğun mekanlarda rol kesmeye, ruhunuzu avlamaya ve avlanmaya hazır hale getirmeye ihtiyacınız var.

İşte Barbaros Altuğ gibiler (Elif Şafak'ın salonundan hafiften dalga geçerek bahsetse de) tam da bu işe yarıyorlar. Kültür üreticisini alışverişe hazır hale getirmek, piyasayı hızlandırmak; daha somut söylersem yazarı-çizeri o salonlara sokmak ve salonun ritüellerini öğretmek bu komisyoncuların işi.

Biz okuyucular da kendileri sayesinde bu alemin erotizmine daha çok kapılıyoruz, daha çok "ticari okur" oluyoruz.

Derken karanfil elden ele.

23 Eylül 2011 Cuma

En güzel yatak henüz yatılmamış olandır.

Evet en güzel konferans on dakkada bir içinin geçtiğidir.

En güzel sinema sana ninni söyleyen, en az yarım saat kestirme imkanı verendir.

En güzel yatağı henüz bulamadım.

17 Eylül 2011 Cumartesi

Çünkü genç kızlar hep aşktan konuşur.

Çok iş var. Proje Pazartesi'ye yetişmek zorunda. Kafeye geldim çalışıyorum. (Bizim işin en büyük lüksü bu. Kafede çalışabilirsiniz. Hahay.)

Derken yan masaya üç tane genç kız geliyor. Üniversiteye yeni başlamış falan olmalılar. Tam iki saat muazzam bir heyecanla oğlanlardan ve aşklarından ve hayalkırıklıklarından falan söz ediyorlar. Bidi bidi bidi vir vir vir.

Nasıl da büyük heyecandır bu! Yok hayır ben dinlemiyorum, onlar yüksek sesle konuşuyorlar. Bu coşku başka türlü sesi kaldırmaz zaten. Bir tanesi bir aydır her gece rüyasında erkek arkadaşının kendisini aldattığını gördüğünü, artık yorulduğunu, bittiğini, tükendiğini anlatıyor. Hiç değilse sen uyuyorsun demek istiyorum. Peh.

İki saat orada neden çakılıp kalıyorum peki? Neden başka sessiz bir yere gitmiyorum?

Projem benim, canım.

15 Eylül 2011 Perşembe

Macbeth uykuyu öldürdü uykusuzluk da beni.

Üniversite yurdunda uykusuzluğun şiirine kendimi inandırmıştım. Uyuyamıyordum ama uyuyamamak ortaokul-lise yıllarındaki kadar mutsuzluk vermiyordu. Güdümsüz şekilde oradan oraya sıçrayan bir zihin, en gizli yerlerden sebepsiz fışkıran anılar, o an kendi kendimi takdir ederek pek zekice bulduğum ama  sonra saçma olduğunu anlamaktan kaçamadığım karşılaştırmalar, saptamalar, suçlamalar...

Zira derse gitmeyebiliyordum. Uyumamanın cezası buydu. Ama ne ceza! Gerekirse kalırdım, finale de girmezdim, en çok elime güzel bir kitap alıp Boğaz'a bakmaya giderdim. Artizliğin affetme kabiliyeti vardı.

Yetişkinlik hem insanı bir bir artizliklerinden soyuyor hem de ne olacak canım finale de girmem imkanını elden alıyor. Böylece uykusuzluğun içindeki şiir harap edici bir sinire, sinir harbine dönüşüyor.

İşte bu sinir harbinde finale yaklaşırken şiiri doktorla, ilaçla falan öldürüyorsun. Sonra aferin, ne olgun adam diyorlar.

13 Eylül 2011 Salı

Matem zencidir!

"Evet, ölüm Hâmid'in nazarında iğrençti; bu yüzden hayatın her ânının tadını çıkara çıkara yaşamak gerekirdi. Hayat kadındı onun için. Karısı Fatma Hanım'ın ölümünden sonra, Hariciye tarafından kendini toplaması için bütün masrafları karşılanarak Paris'e gönderilince orada kendisine hemen bir sevgili bulmuştu. Sami Paşazâde Sezai, bir gün dostlarına, o tarihte başka bir Avrupa şehrinde görev yapmakta olduğunu, Hâmid'in Paris'e geldiğini duyar duymaz acısını paylaşmak için işini gücünü bırakıp Paris'e gittiğini, otelini ararken kendisiyle Şanzelize'de burun buruna geldiğini ve hayretten donakaldığını anlatmıştır. Hiç de karısını yeni kaybetmiş birine benzemeyen Şair-i Âzam her zamanki gibi şıktır ve endamlı bir siyahi dilberi koluna takmış, salına salına gezinmektedir. Bu tuhaf durumu nasıl açıkladığına gelince: Gayet pişkin bir tavırla der ki: 'Sezai, biliyorsun büyük bir teessür içindeyim. Matemde olduğumu herkese göstermek için bu zenci kızı buldum!' "


(Beşir Ayvazoğlu'nun pek güzel kitabı 1924: Bir Fotoğrafın Uzun Hikâyesi'nden. Kapı Yayınları, 2010)

9 Eylül 2011 Cuma

Neden herkes güzel olmaz yaşamak bu kadar güzelken?

Bir önceki kısa yazıdan (hayıflanmadan) hemen sonra Varlık'ta Dağlarca'nın o meşhur şiiriyle karşılaşmak pek güzel oldu: 

Söyle sevda içinde türkümüzü,
Aç bembeyaz bir yelken
Neden herkes güzel olmaz,
Yaşamak bu kadar güzelken?

İnsan, dallarla, bulutlarla bir,
Hep o mavilikten geçmiştir.
İnsan nasıl ölebilir,
Yaşamak bu kadar güzelken?


(Bunu da okuyalım, insan hali diyip heyhat çekelim. Dağlarca'nın Halleri)

8 Eylül 2011 Perşembe

Büyük korkunçları arzulamak niyedir?

Son günlerde iki "bully" sürekli televizyonlarda twitterlarda oralarda buralarda arzı endam ediyor, ne kadar ilgilenmiyorum desem de fena halde dikkat celbediyor, nereye baksam her ölümlü onların ne dediğinden bahsediyor.

Ahmet Çakar ile Erol Köse işte, yok twitter'dan bombalamışlar, küfür etmişler, ayar vermişler falan da filan. Arkadaşım kim bunlarla ilgileniyor, kim bunları takip ediyor, kim bu adamların kuvvetine zemin veriyor, neden bu memlekette porselen dükkanına giren öküzler bu kadar ilgi nesnesi oluyor?

Ama daha acayibi Perihan Abla-Süper Baba-Leyla ile Mecnun halkı, incelikler ve naiflikler halkı, bu büyük kötülerin, oynak-fıkırdak aynı zamanda acımasız-saldırgan büyük kötülerin arzı endamlarına neden nanik yapamıyor, neden bu kötüyü izleme-arzulama-meşrulaştırma şeysiyle hesaplaşamıyor?

Büyük kötüler, büyük korkunçlar, büyük işadamları, büyük paralar. Bu büyük merakı bakalım seni daha ne hallere düşürecek sevgilioğuzatayhalkım?

4 Eylül 2011 Pazar

Dedemin buzdolabı.

("Dedemin buzdolabı" ibaresi fena halde Orhan Pamuk tınlasa da, öyle derin öyle hüzünlü öyle saudade haller yok bu dolapta.)

Dedem askerliğini yaparken, memleketlerine hasret okuma yazma bilmez erlere üç kuruşa içli mektuplar yazıp para biriktirmiş. Sonra memlekete dönüp biriktirdiği paralarla minik bir kitapçı açmış. Gel zaman git zaman kitapçıda işler tıkırına girmiş. Sonradan memleketin üniversitesinde profesör olacak zatı muhteremler entelektüel kariyerlerine dedemin kitapçısında çıraklık ederek başlamışlar. Heyhat.

Dedemin tıkır fıkır durumu büyüklerin dikkatinden kaçmayınca anneannem ortaya çıkmış. Plan program yapılmış.

Gelin görün ki masaların üzerinden inmeyen neşe küpü genç kız dedemi ilk defa düğünde görmüş. Hem suratsız bir adammış hem de çirkin. Vah kaderim demiş.

Ama dedem aslında iyi adammış. Kitapçıdan kazandıklarıyla anneanneme o devirde fena halde lüks sayılan kocaman bir buzdolabı almış. Şöyle kolu upuzun, kapısını açması kuyudan su çekiyorsun hissi verenlerden. Anneannem o zaman kaderine vah etmekten caymış.

Dört tane çocukları olmuş. Yaramaz mı yaramaz. Ama gün geçtikçe mutluluk büyümüş. Kitaplar gazeteler satılmış, buzdolabı dolmuş.

Seneler geçip çocuklar büyüdüğünde dedem Hürriyet gazetesine ilan vermiş. İlanda, "Sayın Arçelik buzdolabı, seni yıllardır kullanıyoruz, dört tane afacan çocuğumuz oldu, bir an durmadılar kapını aşındırıp durdular, habire açıp kapadılar, ama bir gün olsun bana mısın demedin, durup iki dakka dinlenmeye bile niyet etmedin. Sana canı gönülden teşekkür ederiz" mealinde şeyler söylüyormuş.

Şimdi ben bu hikâyeyi duyunca içim pır pır etti. Oradaki güzel aileyi bu ilanda gördüm, hem de çok ince gördüm.

Ne güzel mutluluğunu salt kendinden bilmeyip eşyaya yayanlara, ne mutlu şükrü-teşekkürü küçük eşyadan, varlığın en ruhsuz hallerinden sakınmayanlara.

1 Eylül 2011 Perşembe

El Bello Antonio işlemiyordu...

Marcello Mastroianni anlatıyor:

"Bir Perşembe günü Mauro Bolognini'den bir telefon geldi: 'Dinle, şu Fransız oyuncu artık gelmiyor, Il bell'Antonio'yu sen oynar mısın?' 'Elbette, evet,' diye yanıtladım. 'Romanı biliyorum, senaryoda Pasolini de var, onu da biliyorum.'

'Şu Fransız oyuncu' Carrier miydi, ya da Sarrier miydi -hatırlamıyorum, Brigitte Bardot'nun kocasıydı [Jacques Charrier]. Belki de iktidarsızlık rolünün gerçek sanılacağından korktu ve rolden vazgeçti. Bazen oyuncular biraz aptal olabiliyorlar. Benim şansıma rolü ben aldım, genç, iktidarsız Sicilyalı, Il bell'Antonio. Çok güzel bir film olduğuna inanıyorum. Hatta bu filmle ilgili sevimli bir anekdot var, bu da filmin başarısını gösteriyor, bu olağandışı kişiliğin uluslararası popülerliğinin kanıtlıyor.

Brezilya'da mı yoksa Arjantin'de mi hatırlamıyorum, filmin gösteriminden bir ya da iki yıl sonra, bu ülke, Amerika Birleşik Devletleri'nden kullanılmış bir savaş gemisi alıyor, gemi hiçbir şekilde çalışmıyor: Bunun üzerine çalışmayan savaş gemisine El bello Antonio adı uygun görülüyor"


(Marcello Mastroianni'nin Hatırlıyorum adlı kitabından. Çev. Ayça Gülsoy. Can Yayınları, 1999)

30 Ağustos 2011 Salı

Not ediyorum. Agos 26 Ağustos.

Çıldırmak üzereyim.

Her şeyi not almak istiyorum ama her şeyi! Önemli bilgileri, tatlı anekdotları, tarihteki önemli günleri, zihin gıdıklayan fikirleri, her bi halta iyi gelen ilaçları, ilginç sokak isimlerini, bir türlü düzgün anlatmayı beceremediğim fıkraları, yıllık büyüme-enflasyon-cari açık rakamlarını, güzel makalelerin pek önemli noktalarını, teorik kitapların anafikirlerini her şeyi ama her şeyi deftere yazmak, bilgisayara geçmek,  özel bir sistemle notlamak, önem sırasına koymak...

Çok karışık çok. Ayrı dosyalar, ayrı defterler, hatta yazı stilleri, hatta ayrı bilgisayarlar.

Fena yorgunum.

İnsan bu kevgir hafızayla bu kadar inatçı olursa, hiçbir şey hatırlamamaya programlanmış bir beyinle her şeyi hatırlamak için iddialaşırsa sonu fenadır.

Evet bugün Agos'un son sayısını okudum. Buna göre:

* Bugün Divan Oteli, Hyatt Regency, TRT İstanbul Radyosu'nun, Gezi Parkı'nın vs bulunduğu alan 1939'a kadar Surp Agop Ermeni mezarlığı imiş. Uzun bir istimlak sürecinden sonra mezarlıktan herhangi bir iz kalmamış.
* "Mini mini valimiz. Ne olacak halimiz". Fahrettin Kerim Gökay. Süreçte etkili isimlerden, sonradan İstanbul valisi. Yıllar önce bir taksici abi, Gökay'ın kim olduğunu bana sormuş, bilemeyince nasıl okul okudun diye beni makaraya almıştı. (Kesinlikle not almam, sonra notları tekrar etmem gerekiyor)
* Mezarlığa 1919'da 1915'te öldürülen Ermeniler için bir anıt dikildiği iddiası. Kanıtlanmamış.

* Hınçak Partisi'nden Istepan Sabahgülyan'ın 1908'de ikinci baskısı yapılan Genç Türkiye kitabından: "Yerel gereksinimlere uygun yerel kurumlar [kurulmalı]. Yani farklı bölgelerin tarihi-siyasi öznelliklerini göz önünde bulundurarak ülkeyi bu gibi kurumlarla donatmalı ki bir yandan her bir millet kendi kimliğini koruma hak ve imkanına sahip olsun, öte yandan kendi içinde farklı birimler oluşturan bölgeler bu yerel kurumlar aracılığıyla devletin birleştirici kurumlarına bağlanabilsinler" (O. Kılıçdağı'nın yazısında geçiyor alıntı). Krikor Zohrab'a çok yakın görüşler. Osmanlı'yı özerklik ve anayasal yurttaşlık fikirleriyle ayakta tutmak isteyenler tekrar tekrar okunmalı. Bugün tam zamanı.

*Warren Buffett: "Kimin mayosuz yüzdüğünü dalgalar geri çekildiğinde görürsünüz". Ekonomist Vefa Tarhan alıntılamış. Tarhan, ABD'nin krizi atlatacağını ama Euro bölgesinin parçalanacağını iddia ediyor.

* Mustafa Basrık hoca. Bursa Orhangazi'de imam. Vaazından "Ne Mehmetler ne Hrantlar ölsün" demiş. Güzel bir abimiz.

* Diyarbakır'da restore edilen Surp Giragos Kilisesi 23 Ekim'de açılıyormuş.

* Devlet Doğubeyazıt'ta okullara Ehmedê Xani'nin ismini vermeye başlamış. Allah Allah. Ama Ahmet Hani şeklinde veriyormuş.




2 Ağustos 2011 Salı

Bir benlik ıslah tasarısı.

"O halde düzelteyim. Erotik bir alışveriş. Çünkü o zamanki genç ve bencil halimle John gibi temelden eksik birini sevmem, gerçekten sevmem zor olurdu. Yani: İki erkekle erotik bir alışverişin ortasındaydım ve onlardan birine köklü bir yatırım yapmıştım -onunla evlenmiştim, çocuğumun babasıydı, öbürüne de hiçbir yatırımım yoktu.

Şimdi düşünüyorum da, John'a köklü bir yatırım yapmamamın önemli bir sebebi, size söylediğim üzere onun kendini efendi birine, aptal bir hayvana, bir kadına bile zarar veremeyecek türden bir adama çevirme tasarısı olmalı. Şimdi düşünüyorum da ona karşı daha açık olmalıydım. Bir sebepten kendini tutuyorsan, yapma, buna gerek yok! Ona bunu söyleseydim, o da bunu ciddiye alsa, kendine biraz daha içgüdüsel, zorba, düşüncesiz olma hakkı tanısaydı, belki o sıralar sahiden iyi gelmeyen ve ileride daha da kötüleşecek olan bir evlilikten beni koparabilirdi. Öyle olsaydı beni veya sonradan meğer ziyan olduğu ortaya çıkan hayatımın en güzel yıllarını kurtarabilirdi."


(Coetzee, Taşra Hayatından Manzaralar - Yaz Mevsimi'nden. Çev. Suat Ertüzün)

31 Temmuz 2011 Pazar

Ne gördük ki daha?

Hep durup düşünüyor. Hep sakin, daha da sakin olmaya çalışıyor.

Nadiren Allah'a dua ettiğinde ona beni sükunetle ve kadir bilirlikle donat diyor.

Gel gör ki sürecek merhem bulamıyor, sözden ibaret kalmaya fena bozuluyor.

Ne yani?

Tabii ki, verilmesi gereken cevabı biliyor:

Can sıkılmak içindir.

29 Temmuz 2011 Cuma

Mutsuzluğu ödüllendiren şehir.

"Kurallara uymayanlardan oldu olası hoşlanmamıştır. Kurallar göz ardı edildiğinde hayat mantıklı olmaktan çıkar: İvan Karamazov gibi biletini iade edip emekliye ayrılsa da olur insan. Halbuki Londra sanki kurallara aldırmayan ve bu durum yanlarına kâr kalan insanlarla dolu. Sanki oyunu kurallarıyla oynayacak kadar aptal olan bir o var; o ve trende gördüğü öbür siyah takım elbiseli, gözlüklü, perişan yazıhane çalışanları. O zaman ne yapmalı? İvan'ın izinden mi gitmeli, Miklos'un mu? Ama ona öyle geliyor ki, kimin izinden giderse gitsin, kaybedecek. Çünkü nasıl hazza ve havalı kıyafetlere kabiliyeti yoksa yalancılığa, hileciliğe ve kuralları esnetmeye de kabiliyeti yok. Tek yeteneği mutsuzluk, sıkıcı ve dürüst mutsuzluk. Bu şehir mutsuzluğu ödüllendirmiyorsa burada işi ne?"


(J.M. Coetzee, Taşra Hayatından Manzaralar - Gençlik'ten. Çev. Suat Ertüzün)

26 Temmuz 2011 Salı

Baba dediğin şiir okumaz.

"Babası bir gün Wordsworth'ün kitabıyla odasına geliyor. 'Bunları okumalısın,' deyip kalemle belirlediği şiirleri gösteriyor. Birkaç gün sonra, şiirleri tartışma isteğiyle geri geliyor. 'Yankılı çağlayan bir tutku gibi çarptı beni,' diye alıntılıyor. 'Büyük şiirler değil mi?' Mırıldanarak gözlerini babasınınkinden kaçırıyor, onunla oynamak istemiyor. Babası çok geçmeden vazgeçiyor.

Terbiyesizliğine üzülmüyor. Şiiri babasının hayatıyla bağdaştıramıyor; numara yaptığından şüpheleniyor. Annesi, kız kardeşlerinin alaycılığından kurtulmak için kitabını alıp tavan arasına sıvıştığını anlatınca ona inanıyor. Ama bugünlerde gazeteden başka bir şey okumayan babasının çocukluğunda şiir okumasını aklı almıyor. Babasının o yaşta yalnızca dalga geçip güldüğünü ve çalıların arkasında sigara içtiğini hayal edebiliyor."


(J.M. Coetzee, Taşra Hayatından Manzaralar-Çocukluk'tan. Çev. Suat Ertüzün)

22 Temmuz 2011 Cuma

Dostluğun şartı.

Ingeborg Bachmann'ı hiç okumayanlar da hep aynı sözü aktarıyor: "Faşizm iki kişi arasında başlar". Bu kolaycı entelektüel heyecana kızmıyorum, ayıp bir şey değil, cümlenin kuvveti etkiliyor insanları, hayata kuvvetle tekabül ediyor, meselelere açıklama getiriyor.

İki kişi arasında başlayan faşizmi tespit etmek, teşhir etmek, üzerine yürümek, iktidarsızlaşmayı göze almak bir hakikat arayışının tezahürleri olsa gerek. Bunlara "küçük burjuva hayatlarımızda" önem de veriyoruz zaten. Etraf kendi hayatında adalet arayan insanlarla dolu.

(küçük burjuva hayatlarımız derken alınan zevkin şeysi nedir acaba? kaynağı? özü?)

Şimdi bunu diyorum ama kendime çok da inanmıyorum. Dolu mu hakikaten etraf? Adalet arıyorum, dudağımın ucunda sigara taşıyorum, buğulu bakıyorum. Hakikatin artizlik nesnesi olmasını seviyorum. Daha çok olan bu değil mi?

Neyse, Murat Uyurkulak'ın röportajın birinde dediği gibi "adalet merhametten önemli". Ama daha önemlisi kendi hayatlarında adalet arayan insanların sıfır politikliği. Hadi onu da geçtim çok politik olan insanların kişisel hayattaki hiyerarşi merakına ne demeli?

Peh.

14 Temmuz 2011 Perşembe

Ermeniler kalsaydı Türkiye'de sol çok daha kuvvetli olurdu.

1908 Devrimi ertesinin Osmanlı mebuslarından büyük entelektüel ve edebiyatçı Krikor Zohrab'ın sözleri, Ermeniler bu topraklarda kalsaydı çok daha hakiki bir sola sahip olacağımızı göstermiyor mu:

"Meclis'i Mebusan'da söylediğim gibi, size de şunu söylememe izin verin: Ben sosyalistim, inanmış bir sosyalistim. Sosyalist ne hayduttur ne terörist...

Kim demiş ki Sosyalizm son yıllarda ortaya çıkmış bir akımdır. O, toplumun güç üzerine kurulduğu günden ve hak güce karşı mücadeleye başladığından beri vardır. Şöyle bir bakın, az ya da çok sosyalist olmayan bir devlet var mı? Yalnız Meşrutiyet Türkiyesi, memleketin en büyük gücü olan emekçilerin ve halkın, en haklı taleplerini işçilerin yasal haklarını tanımazlık edebilir mi? Onları savunmak, Asya milletlerinin önde gelen, en ilerici ve aydın milleti olan Ermenilerin ödevidir.

İşverenler, sosyalist diye Ermeni işçileri kovarlarsa, karşılarında bizi ve bütün Osmanlı hükümetini bulacaklardır... Türkiye'de bir emek sorunu olmadığını ancak cahiller söyleyebilir. Büyük bir sanayi olmadığı doğrudur, ama tarımda çalışanlar dahil, 2 milyonluk bir işçi sınıfı var. Selanik'teki Yahudilere bakın. Büyük çabalarını görmezden gelmek yerine, bunda ötürü onlara hayranlık duymamız gerekir."


(Nesim Ovadya İzrail'in yakınlarda yayınlanan Krikor Zohrab: Bir Ölüm Yolculuğu adlı biyografisinden)

7 Temmuz 2011 Perşembe

Alman terbiyesi, taşra sıkıntısı.

"Dünyadan gerçekten istediklerinizi elde edemeyecekseniz, kendinize onları istemediğinizi öğretmelisiniz. İstediğinizi alamayacaksanız, kendinize alabileceğiniz neyse onu istemeyi öğretmelisiniz. Bu, iç derinliklere, bir çeşit içkaleye ruhsal olarak çekilmenin çok sık görülen bir biçimidir --orada dünyanın bütün korkutucu kötülüklerine karşı kendinizi kapılar ardına kilitlemeye çalışırsınız. Ülkemin kralı -hükümdar- benim toprağıma elkoymuştur: öyleyse, ben de kendi toprağımı istemem. Hükümdar bana rütbe vermek istemiyordur: rütbe eften püftendir, önemsizdir. Kral malımı mülkümü elimden almıştır: mal mülk hiçbir şey değildir. Çocuklarım kötü beslenmeden ve hastalıktan ölmüştür. Tanrı sevgisi karşısında, dünyevi bağlılıklar, hatta çocuk sevgisi bile bir hiçtir. Ve daha böyle uzayıp gider. Kendi çevrenize, incinebilecek yüzeyinizi azaltmaya çalışarak sıkı bir duvar örersiniz, olabildiğince az yaralanmak istersiniz. Üstünüze her türlü yaralar yığılmıştır; onun için, kendinizi olabilecek en küçük alana bağlarsınız ki, yeni yaralar için olabilecek en az yeriniz açıkta kalsın.

Alman sofulukçularının içinde bulunduğu ruh hali buydu. Sonuç, yoğun bir iç yaşam, büyük miktarda çok etkili ve çok ilginç, ama son derece kişisel ve şiddetle duygusal edebiyat, zekâdan/zihinden nefret ve elbette, her şeyin başında Fransa'dan, peruklardan, ipek çoraplardan, salonlardan, yiyicilikten, generallerden, imparatorlardan, servetin, kötülüğün ve şeytanın cisimleşmiş hali olan bu dünyanın bütün büyük ve görkemli figürlerinden nefret. Bu, sofu ve aşağılanmış bir halk açısından doğal bir tepkidir ve başka yerlerde de böyle olmuştur. Bu, özellikle Almanların o belirli dönemde yatkın bulundukları gibi, kültür-karştılığının, aydın-karşıtlığının ve yabancı düşmanlığının belirli bir biçimidir. Bu, bazı Alman düşünürlerinin onsekizinci yüzyılda tuttukları ve kutsadıkları, Goethe ile Schiller'in ise bütün ömürleri boyunca savaştıkları taşralılıktır."


(Isiah Berlin'in Romantikliğin Kökleri adlı kitabından (57-58). Çeviren Mete Tuncay)

4 Haziran 2011 Cumartesi

Beş Şehir, kaç rüya, kaç şiir?

Onur Ünlü'nin Beş Şehir'i, yer yer güzel yer yer kopuk yer yer yolunu şaşırmış yer yer şaşırdığı yoldan feraha çıkmış bir film.

Yani Beş Şehir o filmlerden ki, beğenip beğenmediğinizi anlatmaya çalıştığınızda metaforlardan kaçamazsınız. Bazen çiğleşir rüya gibiydi dersiniz mesela. Daha da çiğleşir şiir gibiydi de diyebilirsiniz.

Zaten filmde kahramanlardan biri, "şiir okumadığın belli diyor", kendini anlamadığını düşündüğü güzel kıza. "Ancak şiir okuyanlar anlayabilir bunu". Ben de filmden bir şey anlamadığını, sıkıldığını söyleyen bir başka güzel kıza böyle dedim, "çünkü şiir okumuyorsun".

Ayıptır. Çok fena ayıptır. Arkadaşlara, sevgililere böyle ucuz engeller koymamak gerekir. Filmden anlayan anlatabilmelidir. "Anladım ama söze gelmiyor" hissi doğru olabilir ama kaçak dövüşmektir.

Yıllar önce Kibariye, "mutlu hayat diye bir şey yok zaten, sadece mutlu anlar var" demişti. Beş Şehir'de de mutlu anlar var, mutluluk yok. Mutluluk bulmaya çalışan, şiir diyip rüya diyip kopuklukları kendince bağlamak, tecrübesini kutsal kılmak derdinde.

Ama ben rüya görmeye değil, uyanmaya meyletmek diyorum, daha hakiki diyorum, uyanmaya meyletmek daha hakiki.

4 Mayıs 2011 Çarşamba

Böyle olmasaydı iyiydi ya, neyse.

Büyük bir aldanmaymış.

Akademide, insan daha çok düşünecek, daha çok odaklanacak, kimse rahatsız etmeden çıkarsızca aynı şeye bakacak vs değilmiş.

Deadline deadline diye diye düzleşen taşlaşan kemikleşen bir şeye dönüşmek varmış.

"Peki o zaman düşünmek nerdedir" sorusunu düşünmek istiyorum, hem de çok istiyorum da, zaman yok.

Çıkarsız-deadline'sız bir boşluk olmalı, ya rab.

12 Şubat 2011 Cumartesi

Çilekeşlik efsanesine yüz vermemek.

Chomsky Entelektüellerin Sorumluluğu'nda "orta yolda bir sürü seçenek" olduğundan bahsediyor:

"Ve hepimiz belli seçimlerde bulunduk. Hiçbirimiz Tanrı değiliz, en azından ben değilim. Evimi ve arabamı vermedim, bir kulübede yaşamıyorum. Günde 24 saatimi insan ırkı için çalışarak ya da bunun gibi bir şey için geçirmiyorum. [...] Enerji ve etkinliğimin büyük bir bölümünü bilimsel çalışma gibi yalnızca hoşlandığım şeylere harcıyorum. Bunu seviyorum. Zevk için yapıyorum. [...] Çünkü eğer tatminkar bir hayatınız yoksa politik bir aktivist olamazsınız. Gerçekten Tanrı olan insanlar da vardır belki. Ancak varsa bile ben duymadım" (35-36)

Bir zamanlar arkadaşlarımı kendilerine inandıkları şeye tamamen bırakmadıkları için suçladığımı hatırlıyorum. İkili hayatı, yani hem düzen içinde yol alıp hem onun karşıtı politik bir konum iddiasında olmayı samimiyetsizlik ve hatta "artizlik" olarak algılayıp bunu suratlarına haykırdığımı biliyorum.

Ama işte epik olmanın, peygamberlik talep etmenin, 1 ya da 0 ahlakının totaliterlik potansiyelini görmek lazım. Diğerlerinin hayatına hiç yüz vermeyen, kendine kapanan, arzulardan soyunan çilekeşin azizlik arayışındaki kibrin farkına varmak lazım.

Bırakalım adam hem bankada çalışsın hem sol partide politika yapsın. Bıkmadan usanmadan konuşmaya, müzakere etmeye devam edelim. Ara alanlara saygı duymayı öğrenelim.

(Bir önceki yazıdaki Chomsky alıntısıyla çelişki mi var burada? Sanmıyorum. Ara alan diyorum. Hem kravata teslimiyetin ve hem de epik körlüğün ötesini ve arasını aramalı.)


(Noam Chomsky. Entelektüllerin Sorumluluğu. Çev. Nuri Ersoy. bgst yayınları)

11 Şubat 2011 Cuma

Daha çok akılcılık daha çok özgürlük.

Chomsky'nin akılcılığını, düşüncesinin sadeliğini, hep daha çok açıklık peşinde koşmasını çok seviyorum.

Bu sabah bambaşka işler sıkıcı gözleriyle yolumu beklerken, kendisinin Michael Albert'la yaptığı uzun söyleşiye kapılıp gitmem bundan.

Kapılıp gitme'lere uyanmanın ahlaki ödev olmaklığına bir kez daha inanmam da:

"Size bir zamanlar Harvard Hukuk Fakültesi'ne gelen ve bir süre burada kalan bir siyahi hakları savunucusundan duyduğumu bir hikâyeyi anlatayım. Bir keresinde bir konuşma yapmış ve gençlerin uzun saçları, sırt çantaları, toplumsal idealleri, kamu hizmetleri ve adalet alanında çalışarak dünyayı değiştirmek yolundaki fikirleri ile Harvard Hukuk Fakültesi'ne geldiklerini söylemişti. Nisan ayında yaz stajları için Wall Street şirketlerinden personel alım memurları gelirmiş. Rahat bir yaz işi bul ve bir sürü para kazan. Dolayısı ile öğrenci şöyle düşünür: Ne olur ki? Bir günlüğüne traş olurum, bir ceket giyerim, bir de kravat takarım. Bu paraya ihtiyacım var, öyleyse neden almayayım? Bir günlüğüne bir ceket giyerler, bir de kravat takarlar ve yaz işine girerler. Yazın giderler, sonbaharda geldiklerinde ceket ve kravat kalmıştır, itaatkârlık gelişmiş ve ideolojide bir kayma olmuştur."
(Entelektüelin Sorumluluğu. bgst Yayınları, s. 13)

Öyle hakkaten, bir kravat takarlar, ne olacak dersin ama kravat kalır boynunda.

24 Ocak 2011 Pazartesi

Pısırık cemaat hain imam.

Şark Tiyatrosu'nda Pamela adlı oyunun temsilinde yaşanmış sonra Hayal'e haber olmuş pek gerçek bir vakadır efendim. Hicri 1290 yılında geçer:

"Galiba oyunun üçüncü faslı icra olunmakta idi, halk ise bundan Akdem [Güllü] Agop Efendinin bir kaç defalar sahneye çıkıp oyun esnasında gürültü etmek, ıslık çalmak, birbiriyle lakırdı etmek tiyatrodan duygusu olanlara yakışmaz diye verdiği nutuklardan mütenebbih olduklarından kemâl-i sükûnetle dinlemekte idiler, lakin sağ taraftaki localardan birinden bir kaç kişinin hızlı hızlı lakırdıları oyuncuların seslerine galebe etmekte olduğundan bunların sukût etmeleri için ahali tarafından birkaç defa "sus!" gibi bir takım işaretler edildi ise de bunlar ve hususiyetle içlerinde en çok gürültü eden sakallı bir adam asla müteessir olmayara yine lakırdılarına devam ederlerdi. Üçüncü faslın hitamına kadar bunların gürültüsü mümtedd oldu, seyircilerin ekserisi oyunu işitemediler, hatta biri de ben idim. Canım sıkıldı oyun esnasında bu kadar bağıra bağıra lakırdı söyleyen adamın kim olduğunu anlamak istedim bir de bakalım ki, Güllü Efendi kendisi imiş. Doğrusu çok teessüf ettim. Çünkü bu zat tiyatroda gürültünün, ıslığın edebe mugayir olduğunu iddia ile halka nutuklar atarken kendisi gürültü ederek (hem de oyun oynanırken gürültü ederek) ahaliyi taciz etmek pek gariptir."


(Metin And, Tanzimat ve İstibdat Döneminde Türk Tiyatrosu, 87).

22 Ocak 2011 Cumartesi

Ne ayaklar bunlar.

Bugün Taraf'ta pek önemli bir haber var. Küresel Finansal Dürüstlük Örgütü'nün gelişmekte olan ülkerdeki finansal hareketler raporu hakkında. Buna göre Türkiye'den 2000-2008 yılları arasında 77 milyar dolar yasadışı finansal çıkış olmuş. Yıllık 10 milyar dolar doğrudan yabancı yatırım alınca göbek atan ülkemde birileri bir şekilde bu kocaman paraları başka taraflara transfer etmiş.

Tabii daha acıklı durumda olanlar da var. Ülkemizle beraber yeni ekonominin parlayan yıldızlarından olan Meksika'dan çıkış 416 milyar dolar! Kişi başına gelir Türkiye'yle aşağı yukarı aynı, nüfusu yüzde 50 daha fazla olan bu "Tanrı'ya uzak ABD'ye yakın" kolonyal şiddet deposu ülke malumunuz dünyanın en zengin adamına da evsahipliği yapıyor:

http://en.wikipedia.org/wiki/Carlos_Slim

İşte dünyanın hakikati bu kardeşim. Finansal kapitalizm dünyanın pezevengi, kanunu da o koyuyor, ihlal ederse de o ediyor; bak işte yeri geldiğinde yüz milyar dolarları hoppadanak oradan oraya taşıyabiliyor. Sonra ekonomi analistleri iktisat makineleri en sarışın halleriyle bıdı bıdı yapıyorlar, eylem önce eylemin kitabı sonra geliyor. Hak hukuk falan filan.

15 Ocak 2011 Cumartesi

Tehlikeli Oyunlar ve Erdem Şenocak.

Seyyar Sahne'yi çok ama çok takdir ediyorum.

Devlet ve Şehir Tiyatroları arasında gidip gelip her seferinde tiyatroya gitmeye yeniden tövbe ederken keşfetmiştim kendilerini. Bu işin zanaatı üzerine düşündükçe, tefekkür ettikçe ve sabırla kabiliyetleri incelttikçe tiyatronun nasıl da tükenmez olduğuna beni inandıran kendileri olmuştu.

Bu, memleketten ayrılmadan önceydi.

Memlekete dönünce anladım ki, Seyyar Sahne durmamış, zanaatını daha da inceltmiş, derinleştirmiş. Erdem Şenocak'ın tek kişilik Tehlikeli Oyunlar performansını seyretseydiniz siz de benim gibi düşünürdünüz.

Bıktırıcı "yokluk tespiti"ne bir tekme de Seyyar Sahne'den geliyor o zaman. Tiyatro yok, edebiyat yok, o yok bu yok falan demeyip ısrarcı sanat müteffekkirlerini ısrarla takip etmek için bir kanıt daha.

www.seyyarsahne.com